Salgın, deprem, orman yangınları, küresel ısınma ve tüm toplumu etkisi altına alan “kolektif depresyon” hali derken 2020 yılında antidepresan olarak en çok anılarımıza sarıldık, belki de sığındık. Milan Kundera’nın “Bilmemek” adlı eserinde, “doyurulamamış dönüş arzusundan kaynaklanan bir keder” olarak tanımladığı nostalji, tüm ağır havasıyla beraber doğadan uzak apartman dairelerimize sindi. İzleyecek dizi, takip edecek canlı da yayın kalmayınca, Instagram profillerimizde o meşhur kaydırma hareketini yapmak için geliştirdiğimiz parmak kaslarımızla beraber uzun bir yolculuğa çıktık.   Bu dönemde, şöyle bir geçmişte yolculuk edip, “ah şimdi Ortaköy sahilinde manzara karşısında bir çay içmek vardı” diye iç geçirmeyen çok az Galatasaray Üniversitesi mezunu vardır. Arnavut kaldırımlı yolları arşınlamayı, bütçelerimiz ölçüsünde seyahat planları yapmayı, hatta zaman zaman planlar yapmaktan anı yaşamayı unuttuğumuz günleri kuşkusuz özlüyoruz. Yine de bu salgında, 20.yy’ın başında dünyayı kasıp kavuran İspanyol Gribi’ne ya da Ortaçağ Avrupası’nın çehresini değiştiren ve “Kara Ölüm” olarak nitelendirilen Veba salgınlarına göre önemli bir avantajımız olduğu söylenebilir: Teknoloji.

Gelişen teknoloji her ne kadar küresel salgın boyunca sevdiklerimizle dijital de olsa bir bağ kurmamızda, tıbbi hizmetlerin gelişmesinde ve bilgiye erişimin kolaylaşmasında hayati bir rol üstlense de bu yazı, teknolojiye güzelleme yapma gayesi taşımıyor. Aksine, fırsat eşitsizliklerini arttıran, doğal kaynakların sömürülmesine destek veren ve insani ya da toplumsal güvenliği tehdit etme potansiyeli taşıyan (hayır, katil robotlardan bahsetmiyorum) teknolojilerin üzerinde kuşkusuz düşünmek gerekli. Bu çerçevede, önümüzdeki dönemde küresel iklim krizinin çözülmesine yardım eden algoritmalardan ziyade kişisel verilerimizi kâr amacıyla toplayan uygulamaların yaygınlaşmasına ilişkin senaryolar tek iplikli bir RNA virüsü olan COVID-19 kabusundan daha tehlikeli bir dinamikle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor olabilir.  Nitekim, üniversitelerde yapay zekâ etiği derslerinin açılması, projelere, tezlere ve araştırma merkezlerine önemli bütçeler ayrılması konunun hassasiyetini ortaya koyuyor. Bizzat insan eliyle icat edilen ancak insan zihninin kontrolünden çıkabilen teknolojik gelişmeler zaten geceleri 01:00 den sonra televizyonda dönen bir çok bilim kurgu filminin de konusu.

            Teknolojik gelişmelerin olumlu ve olumsuz boyutlarını bir başka sayının tartışması olarak bir kenara bırakalım ve 2000’li yıllardan önce doğan “dijital göçmenler” olarak Whatsapp devrimi öncesi döneme kısa bir göz atalım. Aslında, kullanıldığı bağlamsal çerçeve itibariyle, çağın ilerisini ve zamanın ötesini çağrıştırıyor olsa da teknoloji hiç kuşkusuz “nostaljik” bir boyuta da sahip. Bugün ruh halimize göre istediğimiz şarkıyı dinleyebilmemiz (hatta bu şarkının bize önerilmesi) saniyeler alırken yanımızda Walkman taşıdığımız günler çok da uzak değil.  Bu çerçevede, 2021 yılını “nostalji” temasıyla karşılarken bu yazıyla “akıllı telefonum olmadan asla” diyenler için günlük hayatta kullandığımız bazı teknolojilerin geçmişine yolculuk edelim, “ilk bilgisayar” ve “ilk internet” derken yıllar içinde nasıl bir süreçten geçtiğimizi anımsayalım.

Her şey Abaküsle mi Başladı?

            Eğer Galileo Galilei’nin evrenin dilinin matematik dilinde yazıldığını söylediğini daha genç yaşlarımda öğrenmiş olsaydım muhtemelen koşarak uzaklaşmaya çalıştığım matematik derslerine çok farklı bir bakış açısıyla yaklaşacaktım.  İyi ki bazı bilge insanlar matematikten benim gibi kaçmamış ve matematiği evrenin sırlarını çözmek için bir sihir gibi kullanmış. Matematiğin gelişimi insanlığın gelişimi ile paralel. Bu anlamda, ekim ya da hasat yapmak için Google’dan “yarın hava nasıl olacak” diye araştırma yapamayan atalarımız rakamlar ve “hesaplamalı bilimlere” büyük önem atfetmiş. Bu anlamda, homo sapiens ile kıyaslandığında (en azından yalnız başına çalışanlarla) çok daha hızlı işlem yapma yeteneğine sahip, devasa hacimdeki veriyi saklayabilen ve istendiğinde bu bilgileri çağırabilen “bilgisayar” adeta insanlık tarihinde bir sıçrama yarattı. Bu yüzden “Compute” yani hesaplamak sözcüğünden türeyen ve asli işlevi hesaplama yapmak olan bilgisayarların (Computer) tarihini basit bir hesaplama araç olan abaküse kadar götüren birçok kaynak var. Yine de “modern” bilgisayar dendiğinde elbette akılda ilkokul sıralarımızdaki abaküslerden çok daha farklı bir imge beliriyor. Her ne kadar Paskal’ın hesaplama makinası, George Boole ile anılan ikili sayı sistemi bilgisayarların tarihinde önemli mihenk taşları olsa da ilk sayısal elektronik bilgisayar olarak 1946’da icat edilen “ENIAC” tarihteki ilk modern bilgisayar olarak kabul görüyor. Kabul edelim ki, 160 metrekarenin üzerinde bir alan kaplayan, dört matematik işlemi yapabilen ve ağırlığı 30-50 tonu bulabilen ENIAC bugün neredeyse bize uçmayı vadeden dizüstü bilgisayarlarımız kadar havalı değil. Ancak bugün kullanım yaygınlığına, bilgisayar kullanma bilgisinin neredeyse okur yazarlıkla eşdeğer olmasına, hatta ülkeler arası savaşların bile zaman zaman bilgisayarlar üzerinden gerçekleştirilmesine ENIAC’ın mucitleri J. Presper Eckert ve John W. Mauchly şahit olsaydı muhtemelen uzun bir süre kendilerine gelemezlerdi.

Ev Telefonundan Gelen Garip Sesler, Kabaran Faturalar ve İnternet Çağı

            Sanıyorum çoğumuzun bilgisayarda mayın tarlası oynadığı zamanlardı ve evlerimizde internet devrimi başladı. Ancak ilginçtir ki bugün iki dakika internet kesildiğinde bile servis sağlayıcımızı arayıp çağrı merkezindeki mekanik sese karşı büyük öfkeler besleyebilen bizler, o dönemlerde dakikalarca internete bağlanmayı bekliyor ve hala kulaklarımızdan gitmeyen uzun bir “dial-up” bağlantı sesi dinliyorduk. Öte yandan, analog dünyanın bize verdiği üstün strateji kurma yeteneğimizi henüz kaybetmediğimizden ailelerimize kabarık telefon faturaları hakkında yaratıcı açıklamalar bulabiliyorduk. Kısacası insan-makine etkileşiminde flört dönemiydi, çok yakın bir gelecekte ciddiye binecek bu ilişkinin bağlayıcı hatta bağımlılık yapıcı özellikleri hakkında henüz fikir sahibi değildik.

            İnternetin temelleri Soğuk Savaş Dönemi’nde, nükleer bir felaket korkusunun gölgesinde atıldı. Sovyetler Birliği’nin Sputnik II’yi uzaya göndermesinin ardından ABD’de yaşanan psikolojik kırılma ve rekabette stratejik üstünlüğü geri kazanmaya yönelik yoğun çabalar bugün kullandığınız internetin temellerini oluşturdu. Bu çerçevede, İleri Araştırma Projeleri Ajansı Ağı (ARPANET) ile beraber topyekûn bir saldırı riski karşısında iletişim ağlarının kesintisiz çalışmasını sürdürmesine yönelik araştırmalar dağıtık, merkezi olmayan, küresel ve mantıksal bir ağ oluşturma fikrine dönüştü. Bu ağ zamanla, ABD’deki üniversiteler ve araştırma merkezlerini de içine alacak şekilde büyüdü. İlk elektronik postanın gönderilmesi, İletişim Kontrol Protokolü (TCP/IP) derken internet evlerimize girdi ve sivilleşti. Ülkemizdeki ilk internet ağı projesinin temelleri ise ODTÜ ve TUBİTAK tarafından başlatıldı. 1993’te ise ODTÜ ile Washington arasında kiralık bir hat ile ilk internet bağlantısı 64 Kbps (Saniye Başına Kilobit) hız ile hayata geçmiş oldu.

Milenyum, Umutlar ve Hayal Kırıklıkları

            2000’li yıllar kıyafetler ve aksesuarlarda metalik renklerin hakimiyeti ve zihinlerde “küresel köy” söyleminin ışığında büyük bir iyimserlik ile başlamış, giderek artan küresel “karşılıklı bağımlılık” bir dünya vatandaşı olma vizyonunu ortaya koymuştu. Ancak, bugün geçmişe dönüp bir baktığımızda internetin bize verdiği sözleri ne kadar tuttuğu tartışmalı. Yeni jeopolitik gelişmeler ve uluslararası rekabet ışığında, ulus devletlerin internet üzerinde egemenlik kurma çabaları ivme kazanarak devam ediyor. Öte yandan, zaten fiziksel dünya için yeterince utanç verici olan küresel eşitsizliklerin yanında, “dijital eşitsizlikte” de makas giderek açılıyor. Bir başka deyişle, toplumun bir bölümü “Zoom yorgunu” olmaktan şikâyet ederken bir bölümü küresel ağa erişmekte önemli sorunlar yaşıyor. Örneğin, Başlangıç Noktası’nın “İnternet Ağı, Eşitsizlikler ve Afrika” analizine göre (1) Sahra Altı Afrika’da, her beş öğrenciden dördünün internete erişimi yok. İnternetin sağladığı anonim olma “özgürlüğü” siber zorbalık gibi geleneksel olmayan yeni bir şiddet biçiminin artmasına neden oldu. Paylaşmanın kolay ama teyit etmenin zor olduğu dijital dünyada, bilim insanları, hekimler ve sıradan vatandaşlar Pandemi’nin yoğun baskısına ek olarak bir de sanal ortamda hızla yayılan dezenformasyon yani “infodemi” ile mücadele etmek zorunda kaldı.

            Kasetler, çağrı cihazları, tepegöz ve daktilo… Bir çoğu 2000’lerden sonra doğanlar için adeta birer yabancı. Çağımız ise yarı sanal yarı fiziksel gerçeklikte yaşadığımız bir hız çağı. Teknoloji en hızlı değişen alanlardan biri olarak hem zamanı hızlandırıyor hem de geçmişle geleceği birbirine bağlıyor. Geçmiş bizim bir parçamız, gelecek ise umutlarla süslü kaygılarımız. Ancak ben yine de nostaljik hüzünlere sığınmanın zaman zaman anlamsız olabileceğini ve eski zamanlara fazlaca duyulan özlemin geçmişi bağlamından koparıp anlamsızlaştırdığını düşünenlerdenim. Bu anlamda, hızla giden bu yarış arabasında arkamızda bıraktıklarımızı ve hızımıza yetişemeyenleri dinlemek için bir durup soluklanmak, hatalarımızdan dersler çıkarmak önemli. Teknoloji “mutlu” bir geleceği bize pazarlarken, bu zenginliği eşit ve özgürce yaşamak lazım.

1) Başlangıç Noktası, “İnternet Ağı, Eşitsizlikler ve Afrika”, 16.06.2020, Erişim Linki: https://baslangicnoktasi.org/internet-agi-esitsizlikler-ve-afrika/

Ayhan Gücüyener Evren

%d blogcu bunu beğendi: